31 Mart 2011 Perşembe

30 Mart 2011 Çarşamba
Modern Zaman İlişkileri

24 Mart 2011 Perşembe
Ölüm

Sevdiğim hemen her yazar ya erken ölmüş ya da intihar etmiş. Benim sonumda mı öyle olacak yoksa? Düşünmeden edemiyor insan. Yoksa bu bir tesadüf mü? Tesadüf olsa bile manidar.
Henüz çok gencim, yaşanmamış duygular, okunmayı bekleyen kitaplar, gidilecek görülecek yerler var. En güzel müziği dinlemedim, en güzel sözlerimi de söylemedim henüz.
Kafka der ki: "Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." Al sana erken yitmiş bir yazar daha. Sonra Virginia Woolf, Pavese intihar etmediler mi? Tezer Özlü, Oğuz Atay,Orhan Veli genç yaşlarında yitirdiklerimizden. Listem böyle uzayıp gidiyor.
Hayatta iyi ki gerçek sorunlarla ilgilenenler var kaç kişi benim gibi gelmemiş ölümü düşünür ki. Benim yaptığım neresinden baksan saçmalık, aptallık.
Eğer ölürsem (tamam bugünlerde ölüme taktım) birilerinin hayatında bir iz bırakarak benden sonra bir şeylerin sürmesini isterim. Desinler ki "Çok güzel gülerdi." ya da "Çok güzel yemek yapardı." bunun gibi şeyler. Ya da televizyonda en sevdiğim film başladığında "E. bunu ne çok severdi" desinler. Yalnızca arkamdan iyi insandı demesinler. Ben iyi biri değilim tamam mı? Sadece zararsızım, kimseye zararım dokunmamıştır bildiğim kadarıyla eğer dokunduysa arkamdan kına yaksın onlar da.
23 Mart 2011 Çarşamba
Kendimden

Dağılmış pazar yerinde kaybolmuş çocuk gibiyim. Hiçbir yere gitmek istemiyorum, hiçbir yerden gelmek istemiyorum. Nerelisin diyenlere hiçbir yerden diyesim var.
Bazen kendimi trende uyuyakalıp uyandığında nerede olduğunu anımsamayan ve kendini hiç olmak istemediği bir yerde bulan yolcu gibi hissediyorum. Bazen hiç uyanmak istemiyorum günlerce günlerce uyumak ve hiçbir şey yapmamak. Rutin işleri sıkılmadan yapanlara da hayranım . Sık sevgili değiştirenlere , hayatında birden fazla kişiye aşık olabilenlere de hayranım aslında.
Benim nasıl bir insan olduğum da belli değil. Ama bundan bahsetmek istemiyorum aslında insanın kendinden bu kadar çok bahsetmesi de doğru değil ama ben hep kendimden bahsediyorum. Neresinden baksan egoistlik bencillik.
14 Mart 2011 Pazartesi
Virginia Woolf- Mrs. Dalloway

"Yaa",dedi Sally, "Clarissa'nın parti verdiğinin duyunca gelmezlik edemedim- onu mutlaka görmek istiyordum. (Victoria Sokağı'nda kalıyorum, kapıkomşu sayılırız). Çağırılmadan geldim. Dur, dur, şu kadın kim, tanıyor musun Allahaşkına?"
Mrs.Hilbery kapıyı aralıyordu. Çok geç olmuştu! Gece ilerledikçe, kalabalık dağıldıkça eski dostlara rastlıyordu insan,; ıssız köşeler, güzel manzaralar bulup çıkarıyordu. Sözgelimi evin çevresinde ne güzel bir bahçe olduğunu biliyorlar mıydı acaba? Işıklar, ağaçlar, pırıl pırıl havuzlar ve pürüzsüz bir gök... Bir-iki tane fener astım demişti Clarissa Dalloway. Sihirbaz gibi kadındı canım! Arka bahçeyi parka çevirmişti...Adlarınızı bilmiyorum ama dostumsunuz, en güzel şarkılar nasıl sözsüz olanlarsa, en iyi dostlar da adsız olanlardır. Yalnız öyle çok kapı, öyle çok oda vardı ki yolunu bulamıyordu.
"Yok canım Ellie Henderson o" dedi Sally. Clarissa çok sert davranırdı ona. Kardeş çocuklarıydılar, çok yoksuldu kadıncağız, Clarissa gerçekten sert davranırdı insana.
Oldukça dedi Peter. "Yine de ne cömert davranırdı dostlarına," diye haykırdı Sally; "ne bulunmaz bir" erdemdi bu onun böyle ansızın duygulanması hoşuna giderdi Peter'ın, ne var ki şimdi biraz ürküyordu, bu özellik, giderek taşkınlık haline gelebilirdi kolaylıkla. Bazan geceleri ya da Noel Günü'nde kendisini hayata bağlayan şeyleri sayarken, bu dostluğu en başa koyardı Sally. O zaman gençtiler- ondan. Clarissa temiz yürekliydi- ondan. Peter belki duygusal buluyordu kendisini. Doğru. Yine de zamanla şu kanıya varmıştı ki, söylenmeye değer tek şey duygulardı, içten gelenlerdi. Zeka saçmaydı. İnsan içinden geleni söylemeliydi yalnızca.
"Ama ben içimden ne geldiğini bilmiyorum ki" dedi Peter.
Zavallı Peter diye düşündü. Clarissa neden gelip konuşmuyordu onlarla? Peter'in tek istediği buydu. Biliyordu. Konuşurlarken bile boyuna Clarissa'yı düşünmüş, çakısıyla oynayıp durmuştu.
Hayatım kolay geçmedi diyordu Peter. Clarissa'yla olan ilişkimiz çok karmaşıktı. Hayatımı kötü bir yöne sürükledi.(Sally ile yakın dostturlar, bunu gizlemek anlamsızdı). İnsan iki kere aşık olamıyor, diyordu Peter. Ne söyleyebilirdi Sally? Yine de bir kere aşık olmak, hiç olmamaktan - (Peter, duygusalsın diyecekti -eskiden zehir gibi bir dili vardı.) Manchester'a gelip mutlaka onlarla kalmalıydı bir süre. Dediklerinde haklısın, dedi Peter. Hepsinde haklısın. Londra'daki işini bitirir bitirmez gelip kalacaktı onlarla.
Hem Clarissa her zaman Richard'dan çok sevmişti Peter'ı: Sally bundan emindi.
"Yoo, yoo!"dedi Peter (Sally bunu söylememeliydi - çok ileri gidiyordu). İyi bir insandı Richard - işte kapının yanında durmuş biriyle konuşuyordu, her zamanki gibi sevimliydi. Kiminle konuşuyordu acaba? diye sordu Sally, kibar birine benziyor. Issız bir yerde oturduğu için herkesi tanımak istiyordu. Peter tanımıyordu yazık ki.Pek gözüm tutmadı, dedi, herhalde bir Bakandır. Richard bu adamların hepsinden üstün bence, dedi, tam bir nesnellikle.
"Ne yapıyor Richard?" diye soru Sally. Kamu hizmeti, herhalde. Mutlu muydular? Sally merak içindeydi (kendisi çok mutluydu); hiçbir şey bilmiyordu onların hayatıyla ilgili, birtakım varsayımlarda bulunuyordu yalnız, zaten her gün burun buruna yaşadığımız insanları bile tanımıyorduk kaldı ki...Hepimiz birer mahkum değil miydik? Geçenlerde çok iyi bir oyun okumuştu, oyundaki adam hücresinin duvarına bir şeyler çiziyordu, hayat da böyleydi işte -boyuna duvara bir şeyler çiziyorduk. İnsanlarla ilişki kurmaktan bunaldığı zamanlar ( herkesi anlamak güçtü), bahçesine koşuyor, insanların yanında duymayacağı bir iç rahatlığı duyuyordu çiçeklerin yanında. Ama Peter lahanalardan hoşlanmıyordu; insanları bitkilere yeğ tutuyordu.
......................................................................................................................................................................
Hayat Memat

Sıkıldım. Ve geç mi öğreniyorum herkeslerden her şeyi ne? Ne çok şey biliyorlar; akıl verenler nasihat çekenler... Hadi ordan lan sen bana akıl verecek insan mısın?
Benim de bildiklerim var bunları yazabilmek isterdim... Çocukken uzun kış geceleri okumaktan başka çarem yoktu. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar kitap okuma alışkanlığı kazanmışım demek ki. Çok okuduğum için mi bu kadar yazma istediği duyuyorum yoksa yazmak için mi okuyorum bir türlü bilemedim.
Evet herkes çok şey biliyor benimse bir boktan haberim yok. Hep biraz dışarıda kalmak içlerine katılamamak, ait olamamak, belki sırf bu yüzden kitaplara sığınmak. Kitaplar asla asla seni yargılamaz, seni değiştirmeye çalışmaz, seni olduğun gibi kabul eder. Ve belki de bir hikayenin içinde bulursun kendini.
Her seçim bir vazgeçiştir derler ya mesela herkes evlenirken bir bir takım şeylerden vazgeçer. Yaşamayı seçerek ölümden vazgeçmek gibi. İnsan O'dur ki intiharı bile düşünür ama çoğumuz ölüme hazır değiliz ben dahil.
Havada mutluluk gördüysen onu yakalamalısın dostum. Bu birbirini seven iki insanın aynı şeye gülmesi kadar basit olabilir. Birlikte yürümek, birlikte hüzünlenmek, birlikte susmak, dizlerine yatmak ve sadece uyumak sevişmekten bile güzeldir sanki.
Her ne yaşamışsan bu sana keder de verse zevk de verse yaşaman gerektiği içindir. Öyle olması gerekiyor belki de; sen nerden bileceksin fazla kurcalama derim her zaman kendime. Hayat sorgulamaya gelmez çünkü. Mutluyken iyiydi değil mi? Sonra insan dediğin şey zaafları olan bir yaratık. Zaaflarını kabul edersen hayatla barışabilirsin belki.
Dün bugün ve yarın aslında aynı şeyleri ifade eder. Sorun burada başlar istersin ki beklediğin şey hemen gerçekleşsin, aradığın hemen bulunsun bir mucize olsun. Yani başkalarını bilmem, ben biraz öyleyim. Ben biraz öyle biraz böyle biriyim işte.
Şahsıma kısa not: Kendimize iyi davranmak şımarıklık anlamına gelmiyor.
12 Mart 2011 Cumartesi
İntifada

İçimde yaşayan kocaman bir şehir var; evleri yıkılmış bombalanmış yetmezmiş gibi yeni yerleşim yerleri için fütursuzca işgal edilmişken ben şimdi küçük detaylarla uğraşırken bir kuşun kanadında uçup giden hayallerim var. Benden ölesiye uzaklıkta.
Haber saldım anneme benim için üzülen tek insan karaları bağlasın yas tutsun diye şimdi ben ikinci intifadayım.
Sanki ruhum bin yıl yaşamış gibi gitmek değil çare kalmak hiç değil, başkaldırmak onların kurduğu bu başıbozuk düzene benliğini işgal edene. İstisna değilim ki ben çoğumuz kimi zaman bu yangın yerine dönen aynı yerde aynı ülkede benzer duygular yaşamadık mı sanki hiç? Daha önceleri anlamamıştım incilen gururumu yaralarımı hüzünlerimi. Yüzleşme zamanı geldi. Ve bilinsin ki yakın tarih ve gerçek öğretilmez okullarda ve ben ne zaman yeni bir şey öğrensem ki bunlar genellikle korkunç şeylerdir içim kanar aklım almaz. En son merak ediyorsanız söyleyeyim Yılmaz Güney'in filmlerinin negatiflerinin yakılması oldu öğrendiğim, elimizde kalanlar sadece ailesinin yurtdışına çıkardıkları. Kaldı ki bu öğrendiklerim arasında en hafifidir mesela. Ne istediniz filmlerden de bilmem ki.
Şimdiye dek yaralanmış bir gurur hissinin ne olduğunu hiç bilemedim. Keşke biri bana anlatsa. Mutsuz olduğum zamanlar olaylara başka anlamlar yüklediğim doğru. Ara sıra yoldan geçen temiz yüzlü, iyi yürekli insanları durdurup "Mutsuzum" demek geliyor içimden. İhtiyar bir adam her şeyin düzeleceğini söyledi ona inandım. Akıllarına gelir miydi hiç bilmem bir genç kadının dünyanın en mutlu aynı zamanda en mutsuz insanı olduğu?
Lütfen lütfen bana iyi şeylerden bahsedin gülen çocuklardan, mutlu yaşlılardan, erken gelen yazdan, anlayışlı insanlardan...
11 Mart 2011 Cuma
Herkes Korkar Biraz Geçmişinden

Unuttuğum dediğim andan itibaren yeniden hatırladıklarım...
Vazgeçip, vazgeçmekten vazgeçtiklerim...
Hatıralar arkamdan kovalayacak beni, bir çocuk gibi inanırım buna ben.
O çok sevdiğim şarkı da çalmaz oldu artık radyoda ve en sevdiğim film çok oldu gösterimden kaldıralı ne kötü.
Yazık değil mi bana? Bazı şeyler var ki hiç anlatılmıyor, yazılmıyor, çizilmiyor,söylenmiyor hadi ben susayım da sen anla, anla anlayabilirsen otuzunda bir kadın. Hem ne biçim bir istek bu ne zaman vazgeçeceğiz isteklerimizden, bir gün mutlu olmayı öğrenince ben geçecek ve susacak içimdeki yabancı kadın, bugünlerde hiç susmuyor çünkü, hadi kalk beni gezmeye götür diyor, şehrin sokaklarında yürüyelim, dilimizde bir türkü olsun yüzümüzde tebessüm...
Bugünlerde sık yaptığımız şey yeni açılan alışveriş merkezlerine gitmek ve para harcamak indirimler kandırıyor mu yoksa bizi ihtiyacın olmasa da satın almak biz modern insanlar ne kadar zavallıyız ve bunun bile farkında değiliz ve yeni çağ insanının artık sürekli sorunları var ama sorun bende değil sende diye eklerler cümlelerine ve herkes birbirini suçlar ve sen gitmek istersin onlardan değilsin onlar gibi olmak istemezsin bu böyledir kimse hatayı kendinde aramıyor; Bukowski der ki insan yaşadığı anın şikayetçisidir.
Bir çıkış yolu olmalı yamurlu bir günde sırılsıklam olmuşken ve yürümekten yorulduğunda tam da vazgeçtiğinde aramaktan biri gelip şöyle derse pardon sizi birine benzettim ve o zaman şöyle derdim mühim değil ben hep birilerine benzetildim esas kadın ben değilim. Ve bir gün güneş açtığında anlayacaklar kimselere benzemediğimi ve bazı şeyleri anlamakta ne kadar gecikiyoruz iş işten geçmiş oluyor ve insan belki treni kaçırınca anlıyor geç kaldığını işte o zaman kafasına dank ediyor bu kafanın kırılması mı lazım illa illa ki bu kafa kırılacak içindekiler tam önüne dökülecek ve göreceksin ne var ne yok hesaplaşma vakti gelmiştir gelipte geçmiştir. Kafayı yarmadan anlayan varsa beri gelsin öpücem.
Hiç beklemediğin bir anda çıkar karşına çıkar yaşantının esas kadını ya da adamı aslında genel olarak insan diyelim biz ona. İnsan nevrotik bir hayvandır ama konumuz bu değil.
Ve onu ilk gördüğünde hayatında çok önemli bir yer tutacağını anlarsın ve o henüz bilmiyordur bunu belki koyu kahve gözleri vardı beyninin kıvrımlarında dolaştı hani kafayı yardığında düştü önüne basıp da gidemedin. Hiç kimse hiç bir yere gitmesin ben ki henüz söylenecek sözlerimi söylemedim henüz koymadım bir cümlenin içine tüm hayatımı. Ben ki hep kendi kendimle çeliştim sığdıramadım bir hayatın içine benliğimi sabrım da kalmadı artık.
6 Mart 2011 Pazar
Carpe Diem

Anı yaşamak olmasaydı şu anda hayatta olmazdım herhalde. Yaşamak için bir sebep gerek; bir gülüş, bir bakış, bir sözcük yeter bize.
Artık en çok şimdiki zamanı seviyorum iyi ki şimdiki zaman var. Geçmişe takılıp kalmak ve gelecek kaygısı obsesif bir kadın yapıyor beni. Kendime işte o zaman tahammül edemiyorum. Şimdiki zaman öyle midir? Kısacık zaman dilimlerinden oluşur biz "an" deriz, ne güzeldir anı yaşamak ve kısacık zamana neler sığmaz ki korkunç acılar, unutulmayacak mutluluklar, tanımlanamayan duygular...
Şimdiki zamanda oldu her şey ama her şey yeni kararlar aldım, yeni bir adam tanıdım, acıktım, uyudum, uyandım, yemek yedim, aşık oldum, nefret ettim, okudum, konuştum, baktım, duydum duyduklarıma inanamadım, saçmaladım saçma şeyleri de severim bu arada.
Şimdiki zamanda bir çok şey yaşarsın hissedersin bazılarını anlamlandıramazsın. Bazı şeyler var ki asla asla anlatılmıyor. Yeni birisiyle karşılaşırsın aslında çok iyi bilirsin ki bir daha karşılaşman imkansızdır. Evlidir, sevgilisi vardır, aşka tövbe etmiştir, sevgilisinden yeni ayrılmıştır acı çekiyordur ya da senden daha önemli işleri vardır ve seninle ilgilenmez. Bunu bilirsin, bilirsin de gene de etkilenirsin ses tonundan, bakışlarından, kurduğu cümlelerden, sanki onu yıllardır tanıyor gibisindir. Öyle bir enerji akışı olur ama umursamazsın, önemsemezsin ama bir başka zaman daha olağan şartlarda karşılaşsaydık nasıl olurdu diye aklına gelir. Sözünü etmek istediğim tam olarak bu değil. Yeni bir adam yeni bir kadın tanırsın bazı şeyleri içindeki deliye anlatamazsın tıpkı bir çocuğa imkansız kelimesini antamaya çalışmak gibi ya da beş yaşında olup da bir oyucağa el uzatmaya o oyuncağın bir başkasının malı çıkmasına benzer.
Ama insan karşına çıkan her insandan etkilenmez nerede ne zaman ve kimin yazdığını bilmediğim şu yazı yetişiyor imdadıma:
"Benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda birden fazla şeyi arzulayanlar, hiç esnemeyn , beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalardaki mavi ışığı görenlere "vay canına" derdirten o muhteşem sarı patlayıcılar gibi yanan yanan insanlar..."
Bilmem anlatabiliyor muyum?
5 Mart 2011 Cumartesi
Can Sıkıntısı

O sabah çok pis canım sıkılıyordu. Kahvaltı yapmak istemiyordum, hiç bir şey yapmak gelmiyor içimden. Sadece çay içtim. Çay içerken kafamdan bir çok düşünce geçti düşüncelerime yetişemedim.
Sınır dışı edilmiş kaçak bir göçmen gibiyim, hiç bir yere ait değilim sanki. Neden hayat beni yabancı bir madde gibi kenara atıyordu? Hayatın kıyısından kenarından bakıyordum her daim. Dışarı çıkmak kalabalığın arasına karışmak istedim mutlu bir azınlık vardı ben de onlar gibi olabilirdim benim neyim eksik biz de insan evladıyız! Kendimden uzaklaşmak hayatın merkezinde yer almak istiyorum dağılan bir okul gibiyim şimdi, bahçem boş herkes gitmiş oluyor.
O sabah aidiyet sorunum vardı . Annem aradı. Anneme aidiyet sorunumdan bahsetmedim çünkü anlamazdı. Dikkatli olmamı, gerekmedikçe dışarı çıkmamamı tembihledi. Annem tuhaf kadındı doğrusu. Mesela benim temizlik yapmamı istemez, hizmetçimin olmadığını biliyor; üstelik zengin değilim kendi temizliğimi kendim yaparım. Annemin öyle genel nasihatlerinden biri olduğunu sandım. Üç gündür televizyon izlemiyordum. Gazete okumamıştım ve kimseyle görüşmemiştim. Meğer benim evin yakınlarında parçalanmış bir kadın cesedi bulunmuş. Annem bu yüzden tedirginmiş, canım annem benim için endişelenen birinin olması ne güzel.
Kendimi nedense öldürülen kadının yerine koydum cesedimin parçalandığını düşündüm öldürülen kadın için üzüldüm üniversite öğrencisiymiş ne kadar genç.
Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken hikayesindeki adam gibi yaşamımı evden hiç çıkmadan sürdürübilir miydim? Çünkü dışarısı biz kadınlar için giderek tehlikeli bir yer haline geliyordu.
Büyük bir cezaevi gibi sanki dünya. Bazen ne yapsan hiç bir şey zevk vermez insana. Gitmek istersin gidemezsin. Nerede değilsen orada iyi olacakmış gibi gelir kendine.
Kimse bir şey yapmıyor hemen hemen her gün dünya üstünde çocuklar ölüyor, kadınlar ölüyor, erkekler ölüyor hem de çok boktan nedenlerden. Alışmışız kılımız kıpırdamıyor. Bir kadın ölmüştü canım sıkılmıştı Nietzsche geldi aklıma :
"Çam fıstık ağacı ve şimşek
Ben insanların ve hayvanların boylarını aştım
Ve konuşuyorum, kimse konuşmuyor benimle şaştım
Ben çok yalnız büyüdüm ve çok yükseğe çıktım
Bekliyorum, neyi bekliyorum ki neye acıktım?
Bulutların tahtı bana çok yakın diyorum
İlk çakacak şimşeği bekliyorum"
3 Mart 2011 Perşembe
Böyle Geldik, Böyle Gidiyoruz
Böyle gidiyoruz
Tebeşir yüzlü gülüşler gibi
Bayan Ölüm'ün gülüşü gibi
Politik maznzaraların yok oluşu gibi
Kaypak bir balığın,
kaypak bir avını beklemesi gibi
Bizler böyle geldik, böyle gidiyoruz.
Çok masraflı hastanelere gideriz
Oralarda ölüm çok daha ucuza gelir
Çok kazanan avukatlara gideriz
Suçunu kabullenmek daha ucuza gelir
Kodeslerin ağzına kadar dolduğu
Tımarhanelerin kapandığı bir ülkeye
Kitlelerin ahmakları
Zengin kahramanlara
dönüştüğü bir
ülkeye doğru gidiyoruz.
Böyle geldik
Böyle yaşamaktayız
Bu yüzden ölmekteyiz
Kısırlaştırılmış, dışlanmış,
Sırf bu yüzden.
Parmaklar tepkisiz
Tanrı'yı göstermekte
Parmaklar içkiye,
haplara ve tozlara uzanmakta
Bu hazin, ölüdürücü
yerde dünyaya gelmişiz
Sokaklarda gözler önünde işlenen
cinayetler cezasız kalmakta
Sokaklarda silahlarla
başıboş çeteler hüküm sürmekte
Ülke işe yaramaz hale gelmekte
Yiyecekler gittikçe azalmakta
Herkes elinde nükleer
güç bulundurmakta
Patlamalar habire dünyayayı sarsmakta
Radrasyonlu insanlar
radrasyonlu insanları yiyecek
İnsanoğlunun ve
hayvanların çürümüş
bedenlerinin kokusu
rüzgarla yayılacak
Daha önce benzeri görülmemiş
harika bir sessizlik geliyor
İşte böyle bir yere gelmişiz.
Güneş orada bir yerde saklanmış
bir sonraki bölümü bekliyor.
Charles Bukowski-Dinosauria We
2 Mart 2011 Çarşamba
Kadın Olmak
