4 Ekim 2011 Salı

Bir Garip Şahıs

Yirmili yaşlarının başında biraz çılgın, biraz marjinal biraz sıradışı olmayı çok istemişti ama hayat çılgınlık yapmasına fırsat vermedi. Bazı sorumlulukları, ailevi yükümlülükleri, hayatın verdiği tamamlaması gereken ödevleri vardı. Sorumluluklarını yerine getirirse, ödevler de biterse belki çılgınlık yapmaya sıra gelirdi. Belki çılgın bir insan olamadı ama zamanla kafası karışık, dalgın bir insan haline geldi.

Kafası dalgın insanları severim. Kurnaz olmazlar. Sürekli kafalarını meşgul edecek bir düşünce olduğu için başkalarıyla ilgili kötü düşünceleri olmaz genellikle. Başkalarını değil düşüne düşüne kendi kendilerine ederler.

Ruh sağlığı açısından hayatından çıkarmak istediği insanlar vardı. Diyet yaptığı günlerdeki gibi çaya attığı şekeri hayatından çıkardığı kadar kolay değildi bu.

Okuması gereken kitapları, kaçan bir gençliği ve yetişmesi gerektiği bir hayatı vardı önünde. Şimdiye kadar okumadığı kitapları okursa hayatı anlayabilir miydi? Ya da hayatı anlamak için kaç kitap okumalı, kaç şehire gitmeli, kaç film izlemeli hangi müzikleri dinlemeliydi? Biraz da hayat onu anlasaydı?

Bir cümle içinde modası geçmiş bir osmanlıca kelime nasıl ingilizceden dilimize geçmiş bir sözcük yanında aykırı duruyorsa; işte aynen öyle geçmişten günümüze gelmiş bir masal kahramanı gibi biraz tuhaf duruyordu. Dünya içinde bir garip şahıstı yalnızca.

Karanlık, soğuk, adını bilmediği bir sokak ortasında kaybettiği çocukluğunu. Ne zaman yolu adını bilmediği bir kenar mahallenin, adını bilmediği bir sokağın, adını bilmediği insanların yaşadığı tek katlı bahçeli bir evin kapısının önüne düşse, çocukluğu sanki kendisine o kapıdan çıkarak koşuverecekmiş gibi gelirdi.

Kalbi temiz insanlara, kafası karışıklara, başkalarını düşünmekten kendisini unutanlara, yaşamaya geç kalanlara, modası geçmiş insanlara, bir fırsat verilseydi, bir tiyatronun oyuncuları gibi birbirlerini bulsalardı, toplansalardı rolleri içi çalışsalardı, repliklerini ezberleselerdi, beğenmedikleri rolleri değiştirebilselerdi...Olmazdı ama düşünmesi bile güzeldi.

Dünya hızla değişiyor. Teknoloji korkunç şekilde gelişiyor. Eski alışkanlıklarımız birer birer yitiriyoruz. Artık mektup yazmıyor, telefon edebilmek için cebimizde jeton taşımıyoruz. Bu değişime gönül aşina değil, aşina olmadığı şeye gönül razı değil.

Kafasının dağınıklığından, düşüncelerinden, insanların ona yaşattıklarından, hatalarından, pişmanlıklarından, keşkelerinden, ters dönen bir böcek gibi kendi varlığı altında, kendi düşünceleri içinde debelenip duruyordu. Çaresiz.

3 yorum:

Zeynep'S dedi ki...

çok yerinde tespitler malesef durum bu bir insan kendini vezirde eder rezilde zihni yorgunluklar hayatın içinde hayatı yakalamamızı engellediği yetmediği gibi bu düşünceler yeri geliyor kendi kendimizi alt üst etmemize yetiyor şu yazdığın pasajı düşünmesi bile insanın içine su serpiyor ''Kalbi temiz insanlara, kafası karışıklara, başkalarını düşünmekten kendisini unutanlara, yaşamaya geç kalanlara, modası geçmiş insanlara, bir fırsat verilseydi, bir tiyatronun oyuncuları gibi birbirlerini bulsalardı, toplansalardı rolleri içi çalışsalardı, repliklerini ezberleselerdi, beğenmedikleri rolleri değiştirebilselerdi...Olmazdı ama düşünmesi bile güzeldi...
teşekkürlerimle kolaylıklar

Kamil dedi ki...

bu güzel sözlü yaralı ruhu, hangi degişim iyi edebilirki..belki o gençlik günlerini geri verebilse, işte o zaman teknolojiye saygı duyar insan. acıları tekrarlamamak, eldeki kuçük gözüken büyük mutlulukların tadını çıkarabilmek ve hala hayatta oldugumuza şükretmek..

tezel karabandoğlu dedi ki...

ne kadar kendimi gördüm bu yazıda..yitip giden çocukluğum çıkıverdi karşıma..fluydu..nedensiz bir buharımsı bir bulut ve yirmi yaşında bir delikanlıyla konuşuyordu çocukluğum..ne kadar kendimi gördüm bu yazıda..